Örf ve Adet Kuralları Yazılı Mı?
Bazen yaşadıklarımız, bizi o kadar derinden etkiler ki, yıllar sonra bile o anı düşündüğümüzde o duyguyu yeniden yaşarız. Kayseri’de, büyüdüğüm mahalledeki o eski kuytu sokaklarda, küçük çocukken oynarken çok duymuştum. “Örf ve adet kuralları yazılı mı?” diye soran büyüklere hep bir cevap beklemiştim, ama aslında o kuralları ne yazılı görebildim ne de gerçekten anlamlı bulabildim. Belki de onlara dair her şey, yazılı olmasından çok, nasıl hissedildiğiyle ilgiliydi.
Bundan üç yıl önce, belki de en büyük hayal kırıklığımı yaşadım. O gün, büyük bir düğüne davetliydim. Kayseri’de düğünler kolay kolay unutulmaz. Gelinle damadın birbirine bakışları, gelinin parmağındaki o bilezikler, davetlilerin kıyafetleri, düğün salonunda yükselen müzik… Hepsi birer gelenek, birer “örf”, birer “adet.” Ama o gün, her şey o kadar farklıydı ki, içimde hissettiğim karmaşa günlerce geçmedi.
O Günün Sabahı: Tüm Aile Bir Arada
O sabah uyandığımda, yüzümde bir gülümseme vardı. Her şey normal gibi görünüyordu. Anneannem, annem ve diğer aile bireyleri, büyük bir heyecan içindeydiler. “Hadi kızım, erken kalk, gelin hazırlığını yap!” diyerek beni hızlıca uyardılar. Çünkü Kayseri’de düğün öncesi hazırlıklar bir ritüel gibidir. Tüm ailenin bir araya gelmesi, bir arada yemek yenmesi, geleneksel kıyafetlerin giyilmesi… Bütün bu ayrıntılar, hayatın içinde bir “doğallık” gibi görünse de bir yanda da çok katıydı. Her şeyin bir kuralı vardı.
Bütün hazırlıklar sırasında anneannemin yüzündeki ifadeyi asla unutamam. Hepimiz mutfakta toplanmıştık, oysa ben daha fazla insan görmekten sıkılmıştım. Anneannem, kendi çapında bir otoriteydi. “Gelenekler yazılı değildir,” diyordu her fırsatta. “Ama yapılması gerekeni biliyoruz, değil mi?” Cevap evet gibiydi. Ama bir taraftan içim sıkılıyordu. Çünkü o geleneklerin ne kadar “doğal” olduğu konusunda hala emin değildim. Sonuçta neyi doğru neyi yanlış yaptığımı anlamaya çalışıyordum.
Düğün: Beklentiler ve Gerçekler
Düğün alanına adımımı attığımda, işler birden değişti. Herkes elinde tepsiyle koşuşturuyor, müzik gürül gürül çalıyor, ve ben her adım attıkça o “gelenekler” üzerime adeta bir baskı gibi düşüyordu. Gelin ve damat ortada, her şey yolunda görünüyordu ama birden tüm gözler üzerime çevrildi. Elbise seçimi konusunda annemin yaptığı uyarılar, mahallenin kadınının bakışları… Hepsi bir anda bana, “Yapılması gerekeni yapmalısın!” diyordu.
O an, o düğünde, ne kadar çok şeyin “zorla” yapıldığını fark ettim. Hepimizin bir yere ait olma, bir şeylere uymak için yaptığı zorlama hareketler… Kuyruğa girmem, her şeyin tam yerinde olmasına dikkat etmem… Bütün bunlar bir anda yazılı olmayan bir kitaba dönüşüyordu. Bir anda, yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir dünya vardı.
Düğün boyunca, gelinin yanına oturdum. “Bütün bu kurallar, senin için nasıl?” diye sordum. O, sadece gülümsedi. “Bu, benim dünyam değil, annemlerin dünyası,” dedi. Bir anda her şey daha da karmaşıklaşmıştı. Yani, gerçekten de örf ve adetler yazılı değildi. Bir neslin geçmişteki anılarını, geçmişteki öykülerini ve “doğru”yu onlardan alarak yaşaması gerekiyordu. Ama bu bana çok ağır gelmişti.
Öğrenmek ve Sorgulamak
O düğün günü boyunca, yüzlerce kişinin gözleri altında, kendi kimliğimi sorgulamak zorunda kaldım. Ne bekliyorlardı benden? Hangi kuralı tam olarak yerine getirmeliydim? Yıllarca hep bu “doğru”ya uyduğumda, neden içimde bir boşluk vardı? Çünkü belki de “doğru”yu herkes kendine göre tanımlıyordu.
Eve döndüğümde, gerçekten de içimde bir boşluk vardı. O an fark ettim ki, örf ve adet kuralları yazılı değil. Hepimiz, bir araya gelip birer figüran gibi, başkalarının hayatını yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Herkesin birbirine baktığı, birbirine müdahale ettiği o alanda, bir tek ben kendi kimliğimi bulmaya çalışıyordum.
Beni bu kadar etkileyen bir şey vardı: Toplumda bazen ne kadar doğru bildiğimiz, başkalarının gözünden ne kadar yanlış olabilir. Annem, komşularım, diğer yakınlarım… Hepsi kendi doğrularını bana öğretmeye çalışıyordu. Ama sonunda fark ettiğim şey şu oldu: “Kendi doğrularım, kendi örflerim, kendi adetlerim var.” Onlar bana ait olmalıydı.
Sonraki Günlerde
Ertesi gün, düğünle ilgili düşüncelerim beni bırakmadı. Kayseri’nin o geleneksel atmosferine tekrar adım attığımda, örf ve adetlerin aslında birer “kendi yolculuğum” olması gerektiğini fark ettim. Evet, o kurallar yazılı değildi ama ben yine de kendi yolumu çizebilirdim. Geleneklerin, toplumun yüklediği kimliklerin dışında bir şeyler bulabilirdim. Kendi içimdeki özgürlüğü, bu yazılı olmayan kurallara karşı bir isyan gibi hissedebilirdim.
Belki de tüm bu kurallar, bir dönemin, bir kültürün ve bir düşüncenin “yazılı olmayan” bir yansımasıydı. Ama her bireyin, bu kuralları yeniden şekillendirebileceği bir alan vardı. O alan da, işte tam burada, duygularımızda, düşüncelerimizde, hayatımızda gizliydi.
O düğün, bana örf ve adetlerin aslında yazılı olmadığını ama hayatın içinde sürekli olarak şekillendiğini gösterdi. Ne yazık ki, çoğu zaman da bu kurallar toplumsal baskılarla biçimleniyor ve bazen gerçekten ne istediğimizi unutmamıza sebep olabiliyor. Ama içimde bir umut vardı. Herkesin kendi yolunu bulabileceği, kendi doğrularını yazabileceği bir dünya vardı. İşte o dünyada ben de kendi yolumu bulmaya çalışıyordum.
Ve belki de bu yazılı olmayan kuralların en önemli dersi: Kendi yolumuzu seçerken, her şeyin “doğru” ya da “yanlış” olmak zorunda olmadığıydı.